WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başla

Zorunlu Heteroseksüellik ve Lezbiyen Varoluş-1

20. yüzyılın ikinci yarısının en çok okunan ve en nüfuzlu şairlerinden biri” olarak tanımlanan Adrienne Rich tarafından 1980 yılında kaleme alınan ve 1986 yılında yayımlanan Blood, Bread, and Poetry: Selected Prose isimli kitabına eklenen Compulsory Heterosexuality and Lesbian Existence isimli deneme radikal feminist teorinin en önemli metinlerinden biri kabul ediliyor. Cinsiyetler arasındaki eşitsizlik problemi üzerine düşünürken meseleyi yüzeysel bir şekilde ele almak dururken derinlere cesurca inmekten, kulağımıza hoş gelen bizi uyutmaya devam eden bir sesle değil uykumuzu kaçıran rahatsızlık verici bir sesle konuşan bir yazı bu; tıpkı bugün çarpıtılan, öcü gibi gösterilen, karikatürize edilen, unutturulmaya çalışılan diğer bazı radikal feminist yazılar gibi. Türkçeye çevirmekte olduğum bu dört kısımlık eserin ilk iki kısmına bu yazıda yer veriyorum. İyi okumalar dilerim. 

Edit: 3. ve. 4.bölümlerin çevirisi için tıklayın.

Zorunlu Heteroseksüellik ve Lezbiyen Varoluş

                           Yazar(lar): Adrienne Rich

  I

Biyolojik olarak erkeklerin doğuştan gelen yalnızca bir yönelimi – onları kadınlara çeken bir cinsel yönelim – varken  kadınların erkeklere karşı cinsel ve kendi gençliklerine karşı üreme yönünde olmak üzere  doğuştan gelen iki yönelimi vardır¹

“…Evet, ben son derece kırılgan, eleştirel, kadınlığımı erkekleri tartmak ya da başından atmak için bir ölçüt ya da denektaşı olarak kullanan bir kadındım,” diyeceğim. Evet, buna benzer bir şeyler söyleyeceğim. Farkında olmaksızın erkeklerden gelecek bir bozguna davet çıkaran bir kadındım. (Ancak artık bunun farkındayım. Farkında olmak da bunu geride bırakıp yeni bir şeye dönüşeceğim anlamına gelir; peki neye dönüşeceğim?) Günümüz kadınlarının yakından tanıdığı ve onlan sitemkâr, lezbiyen yapabilecek ya da yalnızlığa itecek bir duygunun içine saplanıp kalmıştım. Evet o Anna, o zamanlar … [Sayfaya enlemesine bir siyah çizgi çizilmişti:] ²

Lezbiyen deneyiminin sapıklıktan iğrençliğe kadar değişen bir skalada algılandığı ya da basitçe görünmez hale getirildiği zorunlu heteroseksüellik önyargısına önceki iki metinden başka birçok metinden de örnek verilebilir. Rossi’nin kadınların “doğuştan cinsel yönelimli” olduğu ya da Lessing’in lezbiyen seçiminin sadece erkeklere yönelik hoşnutsuzluktan ibaret olduğu şeklindeki varsayımları asla sadece onlara ait değildir; bunlar günümüz edebiyatı ve sosyal bilimlerinde de yaygındır. Burada aynı zamanda başka iki meseleyle de ilgileniyorum: ilki kadınların tutkulu yoldaşlar, hayat arkadaşları, iş arkadaşları, sevgili, kabile üyeleri olarak seçilmesinin nasıl ezildiği,  geçersiz kılındığı, saklanmaya ve kılık değiştirmeye zorlanması ve ikincisi feminist bilim de dâhil olmak üzere çok çeşitli yazılarda lezbiyen varoluşunun neredeyse veya tamamen yok sayılması. Belli ki burada bir bağ var. Çoğu feminist teori ve eleştirinin bu konuda başarısız olduğunu düşünüyorum.

Beni örgütleyen dürtüm özellikle var olan lezbiyen metinlerin feminist felsefe için yeterli olmadığı yönündeki düşüncemdir. Lezbiyen varoluşundan marjinal veya daha az “doğal” bir fenomen, yalnızca “cinsel tercih” veya erkek homoseksüel ilişkilerin ayna görüntüsymüş gibi bahseden herhangi bir teori veya kültürel/politik oluşum diğer katkıları ne olursa olsun bu sebeple derinden zayıflar. Feminist teori bundan sonra sadece “lezbiyenliği”n “alternatif bir yaşam tarzı” olarak hoşgörülmesini dile getiremez ya da lezbiyenlere simgesel gönderme yapamaz. Kadınların zorunlu heteroseksüel yöneliminin feminist kritiğinin zamanı çoktan geldi de geçiyor bile. Bu araştırma makalesinde nedenini göstermeye çalışacağım.

Örneklerle başlayacağım, son birkaç yılda görünür olan farklı bakış açıları ve politik yönelimlere göre yazılmış ancak hepsi kendilerini feminist olarak takdim eden ve olumlu bir şekilde incelenen dört kitabı kısaca ele alacağım. ³  Hepsi cinsiyetler arasındaki sosyal ilişkilerin bozuk ve kadınlar için etkisizileştirici olmasa bile son derece sorunlu olduğunu temel bir varsayım olarak alır ve değişime giden yollar arar. Bu kitapların bazılarından diğerlerine göre daha fazla şey öğrendim fakat şunda netim: Eğer yazarları lezbiyen varoluşunun bir gerçeklik ve kadınların erişebileceği bir bilgi ve güç kaynağı olduğuna ya da heteroseksüellik kurumunun kendisini erkek egemenliğinin köprübaşı olduğuna değinmeye kalkışsaydı her biri değişim için daha doğru, daha güçlü, daha hakiki bir güç olabilirdi.⁴ Kadınların heteroseksüel birliktelikleri ve evliliği seçip seçmediği ya da başka şeylerin eşit olup olmadığı sorusu farklı bir bağlamda dahi olsa hiçbirinde sorulmamıştır; heteroseksüellik, üstü kapalı ya da açık bir şekilde “çoğu kadının” “cinsel tercihi” olarak varsayılır. Annelik, cinsiyet rolleri, ilişkiler ve kadınlara yönelik toplumsal reçetelerle ilgilenen bu kitapların hiçbirinde zorunlu heteroseksüellik tüm bunları güçlü bir şekilde etkileyen bir kurum olarak ele alınmamış ve “tercih” ya da “doğuştan gelen yönelim” fikri dolaylı yoldan dahi sorgulanmamıştır.

Barbara Ehrenreich ve Deirdre English tarafından yazılan Kendi İyiliği için: Uzmanların Kadınlara 150 Yıllık Tavsiyeleri ve aynı yazarların muhteşem kitapçıkları Cadılar, Ebeler ve Hemşireler: Kadın Şifacıların Tarihi’ni kışkırtıcı ve karmaşık bir çalışmalar haline geldiler. Bu kitaptaki tezleri erkek sağlık uzmanları tarafından özellikle evlilik içinde seks, annelik ve çocuk bakımı alanlarında Amerikalı kadınlara  verilen tavsiyelerin ekonomik pazarın dikte ettirdiklerinin ve kapitalizmin üretimde ve/veya üremede kadınlara ihtiyaç duyduğu rolü yansıttığı şeklindedir. Kadınlar, farklı dönemlerde çeşitli tedavilerin, terapilerin ve normatif yargıların (evin kutsallığını somutlaştırmak ve koruma amacıyla orta sınıf kadınlara reçeteler yani evin “bilimsel” romantize edilişi de buna dâhil)  tüketici kurbanları haline geldi. “Uzmanların” tavsiyelerinden hiçbiri bilhassa ne bilimsel ne de kadın odaklı değildir; erkek ihtiyaçlarını kadınlarla ilgili erkek fantezilerini ve özellikle cinsellik ve annelik alanlarında kadınları kontrol etmeye yönelik endüstriyel kapitalizmin gereksinimleriyle birleşmiş erkek çıkarını yansıttı. Bu kitabın büyük bir kısmı o kadar müthiş bir şekilde bilgilendirici ve o kadar duru bir feminist kıvrak zekâyla yazılmıştı ki okuduğum müddetçe lezbiyenliğe karşı temel reçetenin incelenmesini beklemeye devam ettim. Bu hiç yoktu.

Bu muhtemelen bilgi eksikliğinden kaynaklanmıyor. Jonathan Katz’ın Gay American Historysi⁵ bize daha 1656 yılında New Haven Kolonisinin lezbiyenler için ölüm cezası verdiğini söylüyor. Katz, 19. ve 20.yy tıp mesleği tarafından lezbiyenlere yönelik “tedavi” (veya işkence) hakkında birçok fikir verici ve bilgilendirici belge sunuyor. Tarihçi Nancy Sahli’nin son çalışması, kolej kadınları arasındaki yoğun kadın arkadaşlıklarına yönelik içinde bulunduğumuz yüzyılın başlangıcındaki yasaklamaları belgeliyor. ⁶ İronik başlıklı Kendi İyiliği İçin her şeyden önce heteroseksüellik ve evlilik gibi ekonomik zorunluluklara ve her ikisi de sapkınlık olarak görülmüş ve hala da görülen bekâr kadınlara ve dullara uygulanan yaptırımlara değinebilirdi. Buna rağmen kadın akıl ve beden sağlığına yönelik erkek reçetelerinin sıklıkla aydınlatıcı nitelikte olan bu Marksist-feminist değerlendirmesinde yerleşik heteroseksüelliğin ekonomisi incelenmeden kalır. ⁷

Psikanalitik temelli üç kitaptan biri olan Jean Baker Miller’ın Yeni Kadın Psikolojisine Doğru kitabı, lezbiyenlerin marjinal varlıklar olarak dahi yoklarmışçasına yazılmıştır. Miller’ın unvanı düşünüldüğünde bunu şaşırtıcı buluyorum. Bununla birlikte, Signs ve Spokeswoman da dâhil olmak üzere kitabın feminist dergilerde aldığı olumlu eleştiriler Miller’ın heteromerkezci varsayımlarıyla yaygın bir şekilde hemfikir olunduğunu gösteriyor. Denizkızı ve Minotor: Cinsel Düzenlemeler ve İnsan Halsizliği ‘nde Dorothy Dinnerstein, ebeveynliğin kadınlar ve erkekler arasında paylaşılması ve kendisinin erkek/dişi simbiyotikliği olarak algıladığı, türleri giderek daha fazla şiddete ve kendi soylarına tüketmeye götüreceğini düşündüğü “cinsiyet düzenlemeleri”ne bir son vermek coşkulu bir argüman yaratıyor. Bu kitapla olan diğer problemlerimin yanında (Barry, Daly, Griffin, Russell ve Van de Ven ve Brownmiller⁸ tarafından belgelenen erkeklerin tarih boyunca kadınlara ve çocuklara uyguladığı kurumsal ve gelişigüzel terörizm konusundaki sessizliği ve psikolojik realitenin yaratılmasına yardımcı olan ekonomik ve diğer maddi realiteleri göz ardı etme amacı taşıyan psikoloji takıntısı da dâhil olmak üzere) Dinnerstein’ın kadınlar ve erkekler arasındaki ilişkileri “tarihi çılgına çevirmek için yapılmış işbirliği” olarak görüşünü düpedüz tarihdışı buluyorum. Bununla, düşmancıl, sömürücü ve yaşamın kendisine zarar veren sosyal ilişkileri sürdürmeyi kastediyor.  Kadınları ve erkekleri “cinsel düzenlemelerin” yapılmasında eşit ortaklar olarak görüyor, kadınların baskıya (kendimize ve başkalarına yapılan) direnmesi ve durumumuzu değiştirmek için tekrar tekrar yapılan mücadelelerden habersiz gibi görünüyor. Özellikle cadılar, bekâr kadınlar, evlilğe direnenler, kız kuruları, kendi kendini dul bırakanlar ve/veya lezbiyenler olmak üzere çeşitli düzeylerde işbirliği yapmamayı başaran kadınların tarihini görmezden geliyor. İşte feministlerin öğrenecek çok şeyi olduğu ve üzerinde genel olarak böylesine üstünü örtücü bir sessizliğin olduğu bu tarih tam olarak budur. Dinnerstein, kitabının sonunda “kadın ayrılıkçılığı” nın “büyük ölçekte ve uzun vadede çılgınca uygulanabilir olmasa da” bize öğreteceği bir şey olduğunu kabul ediyor: ” Ayrı olarak kadınlar prensipte el değmemiş- erkeklerin varlığının şimdiye kadar sunduğu kaçınma fırsatlarıyla yönünden sapmamış-özyaratıcı insansılığın ne olduğunu sıfırdan öğrenmeye girişebilirler⁹”   “el değmemiş özyaratıcı insansılık” gibi ifadeler kadın ayrılıkçılığının birçok biçiminin gerçekte neye hitap ettiği sorusunu belirsizleştiriyor.  Gerçek şu ki, her kültürde ve tarih boyunca kadınlar durumlarının mümkün kıldığı ölçüde sıklıkla  kendilerinin şimdiye kadar bunu yapmış olan “tek kişiler” oldukları inancıyla bağımsız, heteroseksüel olmayan, kadın bağlantılı bir varoluş görevini üstlenmişlerdir. Çok az kadının evliliğe tamamen direnecek ekonomik konumda olmasına ve evlenmemiş kadınlara yönelik hakaret ve alaydan Avrupa’da on beşinci, on altıncı ve on yedinci yüzyıllarda cadı işkenceleri sırasında milyonlarca dul kadının yakılması ve işkence edilmesi ve Hindistan’da dullara uygulanan sati ritüeli de dâhil olmak üzere kasti kadın kırımına kadar değişen ölçüde saldırılara¹⁰ rağmen buna giriştiler.

Nancy Chodorow, lezbiyen varoluşunun kabul etmeye yaklaştı.  Dinnerstein gibi Chodorow da, cinsel işbölümünde çocuk bakımından yalnız ve ancak kadınların sorumlu olduğu gerçeğinin toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin bütün bir toplumsal örgütlenmesine yol açtığına ve bu eşitsizliğin değişmesi için erkeklerin de kadınlar gibi çocukların birincil bakıcıları olmaları gerektiğine inanıyor. Kadınların annelerinin kız ve erkek çocukların psikolojik gelişimini nasıl etkilediğini psikanalitik bir bakış açısıyla inceleme sürecinde erkeklerin kadınların yaşamlarında “duygusal olarak ikincil” olduklarını belgeliyor; kadınların geri dönecek daha zengin ve süregelen bir iç dünyaları var… erkekler kadınlar için kadınların erkekler için olduğu kadar duygusal açıdan önemli hale gelmezler.” ¹¹ Bu, yirminci yüzyılın sonlarına doğru Smith-Rosenberg’in on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıl kadınların kadınlara duygusal olarak odaklanmasına ilişkin bulgularını sürdürecekti. Kuşkusuz ki “duygusal açıdan önemli”  sevginin yanı sıra öfkeye veya kadınların kadınlarla olan ilişkilerinde sıklıkla bulunan bu ikisinin şiddetli karışımına işaret edebilir: “Kadınların ikili yaşamı” dediğim şeyin bir yönü (aşağıya bakınız).  Chodorow kadınların anneler olarak kadınlara sahip olduklarından dolayı “Anne kızı için birincil içsel obje [böyle yazılmış] olarak kalır böylece heteroseksüel ilişkiler onun için özel olmayan ikincil bir ilişki modeli olur, hâlbuki oğlan çocuğu için özel, birincil ilişki yaratırlar.” sonucuna varır. Chodorow’a göre kadınlar “hem psikolojik hem de pratik nedenlerle eril sevgililerinin sınırlarını inkâr etmeyi öğrendiler.” ¹²

Fakat pratik nedenlerin (mesela cadı yakmaları, hukuk, ilahiyat ve bilimdeki erkek kontrolü ya da cinsel işbölümü içinde ekonomik olarak yaşanamazlık gibi) üstü örtülmüştür. Chodorow’un açıklaması, tarihsel olarak kadınların erkeklerle eşleşmesini mecburileştiren veya sigortalayan ve diğer kadınlarla bağımsız gruplarda eşleşmemizi veya ittifak kurmamızı engelleyen veya cezalandıran kısıtlamalara ve yaptırımlara çok az göz atıyor. “Lezbiyen ilişkileri anne-kız duygularını ve bağlarını yeniden yaratma eğilimindedir fakat çoğu kadın heteroseksüeldir” (ima ettiği: daha ergin, anne-kız bağının ötesinde gelişen) açıklamasıyla lezbiyen varoluşunu reddediyor. Sonra da ekliyor: “Erkeklere nesnel ekonomik bağımlılığa ilaveten eşcinselliğe yönelik bu heteroseksüel tercih ve tabular, son yıllarda diğer kadınlarla birincil cinsel bağlar seçeneğini yine çok muhtemelen olmasa da daha yaygın hale getiriyor”. ¹³ Bu niteliğin önemi dayanılamaz görünüyor ama Chodorow onu daha fazla incelemiyor. Son yıllarda (belirli gruplarda?) lezbiyen varoluşunun daha görünür hale geldiğini, ekonomik ve diğer baskıların (kapitalizm, sosyalizm veya her ikisi altında mı?) değiştiğini ve bu nedenle daha fazla kadının heteroseksüel “seçimi” reddettiğini mi söylüyor? Kadınların heteroseksüel ilişkilerinin canlılık ve yoğunluktan yoksun olduğu için çocuk istediklerini bir kadının çocuk sahibi olurken annesiyle kendi yoğun ilişkisini yeniden kurmaya çalıştığını iddia ediyor. Görünüşe göre Chodorow kendi bulgularına dayanarak bizi heteroseksüelliğin kadınlar için bir “tercih” olmadığı sonucuna götürüyor; evvela erotik olanı duygusal olandan kadınların bir bakıma güçsüzleştirici ve acı verici bulduğu parçalara ayırıyor. Buna rağmen kitabı bunun zorunlu kılınmasına ortak oluyor. Kadınları evliliğe ve heteroseksüel romantizme kanalize eden üstü kapalı sosyalleşmeleri ve açık güçleri ihmal ederek, kızların satılmasıdan sanayi sonrası ekonomiye, edebiyatın sessizliğine, televizyon ekranının görüntülerine kadar aralıkta değişen baskılar, Dinnerstein gibi kadınları kadınlara çeken derin duygusal dürtülere ve tamamlayıcılıklara rağmen, kadınları erkeklere çeken mistik / biyolojik bir heteroseksüel eğilim, bir “tercih” veya “seçim” varmış gibi insan yapımı bir kurumu-zorunlu heteroseksüelliği- yeniden biçimlendirmeye çalışmayı bırakmamış.

Dahası dişi Oidipus kompleksinin dalavereli teorisi veya türlerin üremesinin gerekliliği dışında bu “tercih” in izaha ihtiyaç duymadığı anlaşılıyor. İzaha ihtiyaç duyuyormuş gibi görülen (genellikle ve yanlış bir şekilde erkek eşcinselliği altına “dâhil edilen”) lezbiyen cinselliğidir. Bu kadın heteroseksüelliği varsayımının kendisi bana dikkate şayan görünüyor: Bu böylesine sessizce düşüncemizin temellerine kaymış olmak için fazla muazzam bir varsayımdır.

Bu varsayımın uzantısı, erkeklerin baskıcı olmadığı ve anaç olduğu bir hakiki eşitlik dünyasında herkesin biseksüel olacağına dair sık sık duyulan iddiadır. Böyle bir fikir; kadınların içerisinde cinselliği deneyimledikleri güncel durumları bulanıklaştırır ve duygusallaştırır; bu şimdiki ve buradaki görevler ve mücadeleler arasındaki eski liberal sıçramadır, kendi olasılık ve seçimlerini yaratacak olan süregelen cinsel belirleme sürecidir. (Bu aynı zamanda kadınları seçen kadınların bunu sadece erkekler baskıcı olduğu ve duygusal olarak erişilemez olduğu için yaptıklarını varsayar: baskıcı ve / veya duygusal açıdan tatmin etmede yetersiz erkeklerle ilişki kurmanın peşinde koşan kadınları açıklamada başarısız olur.) Annelik gibi heteroseksüelliğin de politik bir kurum olarak tanınmaya ve incelenmeye ihtiyaç duyduğunu iddia ediyorum- -hatta veya özellikle kendi kişisel deneyimlerinde cinsiyetler arasındaki yeni bir sosyal ilişkinin öncüleri olduklarını hisseden kişiler tarafından.

II

Eğer kadınlar, hem kız hem de erkek çocukları için duygusal ve fiziksel bakımın en eski sağlayıcılarıysa feminist bir bakış açısından en azından şu soruları sormak mantıklı görünecektir: sevgi ve şefkat arayışı başlangıçta kadınlara yönelik olsun ya da olmasın gerçekte neden kadınlar bu arayışın yönünü değiştirirler; neden türler hamile bırakma vasıtasıyla hayatta kalıyorlar ve duygusal /erotik ilişkilerin neden birbirleriyle bu kadar katı bir şekilde özdeşleştirilmesi gerekiyor ve neden kadınların erkeklere tam anlamıyla duygusal erotik bağlılığı ve itaatini zorla kabul ettirmek için böylesine vahşice sınırlamalar var. Yeterli miktarda feminist bilimcinin ve teorisyenin kadınların duygusal ve erotik enerjilerini kendilerinden ve diğer kadınlardan ve kadın-tanımlı değerlerden uzaklaştıran toplumsal güçlerin varlığını kabul etme zahmetine katlandığından şüpheliyim. Göstermeye çalıştığım gibi bu güçler gerçek anlamıyla fiziksel esaretten imkân dâhilindeki seçeneklerin gizlenmesi ve tahrif edilmesine kadar değişen ölçülerde mevcuttur.

Ben şahsen kadınlar tarafından annelik edilmenin lezbiyen varlığı için “yeterli sebep” olduğunu varsaymıyorum. Ancak kadınlar tarafından annelik edilme meselesi genellikle erkeklerin artan miktarda ebeveynlik görevlerini üstlenmelerinin cinsiyetler arasındaki husumeti azaltacağı ve erkeklerin kadınlar üzerindeki gücünün cinsel denksizliğini eşitleyeceği görüşünün eşlik ettiği son zamanlarda sıklıkla konuşulmaya başlandı. Bu tartışmalar bir ideoloji olarak hesaba katmak şöyle dursun bir olgu olarak dahi zorunlu heteroseksüelliği hesaba katmadan yürütülmektedir. Burada olayı psikolojik açıdan ele almak istemiyorum ama onun yerine erkek gücünün kaynaklarını belirlemek istiyorum. Aslında birçok erkeğin eril kimlikle özdeşleşmiş bir toplumda erkek güç dengesini kökten değiştirmeden büyük ölçekte çocuk bakımını üstlenebileceğini düşünüyorum.

Kathleen Gough, “Ailenin Kökeni” adlı denemesinde arkaik ve çağdaş toplumlarda erkek gücünün sekiz özelliğinin temel olarak kullanmak istediğim listesini yapar:  “erkeklerin kadın cinselliğini inkar etme veya dayatma; emeğini buyruk altına alarak veya sömürerek ürettiklerini kontrol etme; çocuklarını kontrol etme veya onlardan mahrum bırakma; onları fiziksel olarak sınırlama ve hareketlerini engelleme; onları erkekler arası ticarette nesne olarak kullanma; yaratıcılıklarını kısıtlama ya da onları toplumun geniş bilgi ve kültürel kazanımlarının büyük bir kısmından alıkoyma gücü. ¹⁴ (Gough bu güç  özelliklerini tam olarak heteroseksüelliği dayatıcı olarak değil yalnızca cinsel eşitsizliği üretici olarak algılıyor) Aşağıda, Gough’un sözleri italik harflerle görünmektedir; kategorilerinin parantez içlerindeki ayrıntılandırılmaları bana aittir.

Erkek gücünün özellikleri:

1. erkeklerin kadın cinselliğini [cinselliğimizi] inkar etme-[klitoridektomi ve infibülasyon, bekaret kemerleri, kadınların yaptığı zina için idam da dahil olmak üzere ceza verme, lezbiyen cinselliği için idam da dahil olmak üzere ceza verme, klitorisin psikanalitik reddi, mastürbasyona karşı kısıtlamalar, annelik ve menopoz sonrası şehvetin reddi, gereksiz histerektomi; medyada ve edebiyatta psödolezbiyen imgeler, lezbiyen varoluşla ilgili arşivlerin kapatılması ya da yok edilmesi yoluyla]

2.veya [erkek cinselliğini] dayatma-[tecavüz(evlilik içi tecavüz de dâhil) ve koca dayağı yoluyla, baba-kız, erkek kardeş-kız kardeş arası ensest, kadınların erkek cinsel “dürtüsünün” bir hak olduğunu ¹⁵ hissedecek şekilde sosyalize edilmeleri, heteroseksüel romansın sanatta, edebiyatta, medyada, reklamcılıkta vs. idealize edilmesi, fuhuş, harem, frijtlik ve vajinal orgazm hakkındaki psikanalatik doktrinler, kadınların cinsel şiddet ve aşağılanmaya zevk alarak tepki verdiği (sadist heteoseksüelliğin kadınlar arası şehvetten daha “normal” olduğu yönünde bir subliminal mesaj) pornografik tasvirler yoluyla];

3. emeğini buyruk altına alarak veya sömürerek ürettiklerini kontrol etme-[ücretsiz üretim olarak evlilik ve annelik kurumları; ücretli istihdamda cam tavan, vitrindeki göstermelik “basamakları hızla tırmanan kadın” aldatmacısı, kürtajın, doğum kontrolünün ve çocuk doğurmanın erkekler tarafından kontrol edilmesi, zorunlu kısırlaştırma, pezevenklik, kızları annelerinden alarak kadınların genel anlamda değersizleşmesine katkıda bulunan kız bebek katliamı yoluyla]

4. çocuklarını kontrol etme veya onlardan mahrum bırakma- [baba hakkı ve “yasal çocuk kaçırma”¹⁶ , zorunlu kısırlaştırma, sistematik bebek katliamı, mahkemelerde lezbiyen annelerin çocuklarına el konulması, erkek kadın doğum uzmanlarının görevlerini kötüye kullanması, anneleri kadın sünneti ve kız çocuğunun ayağını (veya zihnini) evliliğe uyacak şekilde bağlamada  “göstermelik işkenceci” ¹⁷ olarak kullanma yoluyla]

5. onları fiziksel olarak sınırlama ve hareketlerini engelleme-[tecavüzü terörizm olarak kullanıp kadınları sokaklardan uzak tutma, peçe, ayak-bağlama, kadınların atletik yeteneklerini köreltme, haute couture, “feminen” kıyafet yönetmeliği, türban, sokaklardaki cinsel taciz, cam tavan, “tam zamanlı” annelik için reçeteler, kocaya ekonomik olarak bağımlılık yoluyla]

6. onları erkekler arası ticarette nesne olarak kullanma-[ kadınların “hediye” olarak kullanılması, başlık parası, pezevenklik; görücü usulü evlilik, kadınların erkek işlerini kolaylaştırmak için eğlendiriciler olarak kullanılmaları mesela eş- konsomatris, erkeklerin cinsel isteklerini gıdıklayacak şekilde giyinmesi istenen kokteyl garsonu, telekızlar,  playboy “tavşanlar”ı, geyşalar, kisaeng fahişeleri, sekterler vs. gibi]

7. yaratıcılıklarını kısıtlama [ebelere ve kadın şifacılara karşı kampanyalar ve bağımsız, “asimile edilmemiş” ¹⁸ kadınlara karşı pogrom olarak cadı zulmü, kültürel değerlerin erkek öznelliğinin somutlaşması için erkek uğraşılarının tüm kültürlerde kadınlarınkinden daha değerli olarak tanımlanması, kadınların kişisel tatminlerinin evlilik ve annelikle sınırlandırılması, kadınların erkek sanatçı ve öğretmenler tarafından cinsel olarak sömürülmesi, kadınların yaratıcı tutkularının sosyal ve ekonomik bozulmaya uğraması¹⁹, kadın geleneğinin erozyonu ²⁰] ve

8. onları toplumun geniş bilgi ve kültürel kazanımlarının büyük bir kısmından alıkoyma-[ kadınların eğitimsizliği (dünyada okuma yazma bilmeyenlerin% 60’ı kadındır); tarihteki ve kültürdeki kadın varoluşuna ve bilhassa lezbiyen varoluşuna ilişkin “Büyük Sessizlik” ²¹, kadınları bilimden, teknolojiden ve diğer “maskülen” uğraşlardan saptıran cinsiyet rolü stereotiplemesi, kadınları dışlayan erkek sosyal/profesyonel erkek yakın arkadaşlıkları, uzmanlık alanlarında kadınları dışlama yoluyla]

Bunlar erkek gücünün dışavurulma ve korunma yöntemlerinden bazılarıdır. Tabloya bakıldığında, kesinlikle etkileyici olan şeyin basit bir eşitsizlik ve mülkiyet sahipliğinin değil fiziksel vahşetten bilincin kontrolüne kadar uzanan her tarafa yayılmış bir güçler dizisiyle karşı karşıya olduğumuz gerçeğidir ve bu muazzam bir potansiyel karşı kuvvetin kısıtlanmak zorunda olduğu izlenimini uyandırır.

Erkek gücünün kendini dışavurduğu biçimlerden bazılarının kadınlara heteroseksüelliğin dayatılması olduğu diğerlerinden daha kolay fark edilebilir. Yine de listelediklerimin her biri kadınların hayatlarının tatmin edici olmayan veya baskıcı bileşenleri olsa bile evliliğin ve erkeklere yönelik cinsel yönelimin kaçınılmaz olduğuna ikna oldukları güçler dizisine katkıda bulunuyor. Bekaret kemeri, çocuk evliliği, sanatta, edebiyetta, sinemada lezbiyen varoluşunun (egzotik ve sapkın olanlar hariç) silinmesi, heteroseksüel romantizmin ve evliliğin idealize edilmesi-bunlar apaçık ortada olan zorlama biçimleridir, ilk ikisi fiziksel gücü örnek oluşturur, son ikincisi bilincin kontrolüdür. Klitoridektomiye feministler tarafından kadın işkencesinin bir türü olarak saldırılırken²² Kathleen Barry bunun yalnızca genç kızı vahşi bir ameliyatla “evlenebilir” bir kadına dönüştürmenin bir yolu olmadığına dikkatleri çekti: çok eşli evliliğin yakın çevresinde bulunan kadınların birbirleriyle cinsel ilişki oluşturmamasını amaçlamaktadır-eril genital-fetişist- bir perspektiften bakıldığında kadın erotik bağlantıları cinsel olarak tecrit edilmiş bir durumda bile mecazi olmayan anlamda kesilip çıkarılacaktır. ²³

Milyarlarca dolarlık endüstri gitgide artan bir biçimde sadistçe, kadın-aşağılayıcı görsel imgeleri yayma gücüne sahipken pornografinin bilinci etkileme işlevi günümüzün başlıca kamusal sorunlarından biridir.  Ancak sözde softcore pornografi ve reklamcılık bile kadınları, duygusal bağlamdan yoksun, bireysel amacı veya kişiliği olmayan cinsel iştah nesneleri olarak betimliyor: özünde erkekler tarafından tüketilecek cinsel bir meta olarak. (Erkek röntgenci göz için yaratılan sözde lezbiyen pornografisi aynı derecede duygusal bağlamdan veya bireysel kişilikten yoksundur.) Pornografinin verdiği en habis mesaj kadınların erkekler için cinsel av olduğu ve kadınların bundan hoşlandığı, cinsellik ve şiddetin ahenkli olduğu ve kadınlar için seksin özü itibariyle mazoşist, aşağılanmanın zevkli, fiziksel istismarın erotik olduğudur. Ancak bu mesajla birlikte, her zaman fark edilmeyen bir başka mesaj daha iletiliyor: mecburi itaat ve işkencenin kullanımı eğer heteroseksüel çiftleşmede vuku bulursa cinsel açıdan “normal”dir , kadınlar arasındaki şehvet erotik karşılıklılık ve saygı da dahil olmak üzere “queer” dir, “iğrenç”tir ve ya kendi başına pornografiktir ya da kırbaç ve kölelikten oluşan cinselliğe kıyasla çok da heyecan verici değildir.²⁴ Pornografi sadece seks ve şiddetin birbirinin yerine geçebileceği bir hava yaratmaz aynı zamanda kadınları özerkliklerini, haysiyetlerini ve kadınlar tarafından karşılıklılık ve bütünleşmişlik içinde sevme ve sevilme potansiyeli de dahil olmak üzere cinsel potansiyellerini tekrar tekrar ellerinden alan erkekler tarafından uygulanan kabul edilebilir görülen heteroseksüel ilişki- davranışı aralığını genişletir. 

Muhteşem çalışması Çalışan Kadınların Cinsel Tacizi: Bir Cinsiyet Ayrımcılığı Vakası’nda Catharine A. MacKinnon zorunlu heteroseksüellik ve ekonominin kesişimini tarif ediyor. Kapitalizmde kadınlar yatay olarak cinsiyet ayrımcılığı görmeleri ve işyerinde yapısal olarak alt bir pozisyonda bulunmaları pek de yeni bir haber değildir ancak MacKinnon neden kapitalizm “bazı bireylerin düşük statülü, düşük maaşlı pozisyonlar işgal etmesini gerektirse bile… bu tür kişilerin biyolojik olarak kadın olması gerektiği” sorusunu soruyor ve devam ediyor: “Erkek işverenlerin, onlara erkeklerden daha az ödeyebilmelerine rağmen genellikle nitelikli kadınları işe almadığı gerçeği, kâr motivasyonundan daha fazlasını kapsadığı izlenimini uyandırmaktadır” [vurgu benim tarafımdan eklenmiştir]. ²⁵  Kadınların sadece düşük ücretli hizmet işlerinde (sekreterler, ev işçileri, hemşireler, daktilocular, telefon operatörleri, çocuk bakımı çalışanları, garsonlar gibi) ayırıldığını belgeleyen bol miktarda materyalden bahsediyor fakat “kadının cinselleştirilmesinin” işin bir parçası olduğunu söylüyor. Kadınların yaşamlarının ekonomik gerçeklerinin merkezinde ve özünde kadınların ” istikametlerini tatbik etmek için ekonomik güç ve pozisyona sahip olma eğiliminde olan erkeklere cinsel çekicilik pazarlaması” gerekliliği vardır.  Ve MacKinnon, “cinsel tacizin, kadınların iş gücü piyasasının en altındaki erkeklere cinsel olarak köleleştirildiği iç içe geçmiş yapıyı idame ettirdiğini enine boyuna belgeliyor. Amerikan toplumunun iki gücü el ele veriyor: erkeklerin kadınların cinselliği üzerindeki kontrolü ve sermayenin çalışanların iş yaşamları üzerindeki kontrolü. ²⁶ Bundan dolayı işyerindeki kadınlar bir fasit daire içinde bir güç biçimi olarak cinselliğin insafına kalıyor. Ekonomik açıdan dezavantajlı kadınlar – ister garson ister profesör olsun – işlerini sürdürmek ve yumuşak başlı ve yaltakçı bir halde heteroseksüel davranmayı öğrenmek için cinsel tacize katlanıyor, çünkü iş tanımı ne olursa olsun, istihdam için gerçek niteliklerinin bu olduğunu keşfediyorlar. Ve MacKinnon, işyerinde cinsel tekliflere çok kararlı bir şekilde direnen kadınların “kurumuş” ve arzusuz veya lezbiyen olmakla itham edildiğini not ediyor. Bu, lezbiyenlerin ve eşcinsel erkeklerin deneyimleri arasında belirli bir fark yaratır. Heteroseksist önyargı nedeniyle işine gömülmüş bir lezbiyen, sadece dış ilişkilerinin veya özel hayatının gerçeğini inkâr etmeye zorlanmaz; işi yalnızca bir heteroseksüel gibi değil heteroseksüel bir kadın gibi davranmasına bağlıdır, “gerçek” kadınların saygı gösteren ve itaat eden rolünün gerektirdiği şekilde feminen giyinmeye ve davranmasına.

MacKinnon, cinsel taciz, tecavüz ve sıradan heteroseksüel ilişki arasındaki niteliksel farklılıklar konusunda radikal sorular soruyor. (“Tecavüz sanıklarından birinin ifade ettiği gibi, başlangıç  esnasında erkekler için olağan görülenden daha fazla güç kullanmamıştı.”) Susan Brownmiller’ı²⁷ tecavüzü günlük hayatın anaakımından ve “tecavüz şiddettir, cinsellik cinselliktir” şeklindeki irdelenmemiş önermesiyle tecavüzü cinselliğin sahasından büsbütün çıkardığı için eleştiriyor. En önemlisi, “cinsellik alanından tecavüzü çıkarıp onu” şiddet “alanına yerleştirmenin, heteroseksüellik kurumunun gücü ne ölçüde-“hazırlıkların normal bir parçası olarak.”- tanımladığına dair herhangi bir soru sormadan tecavüze karşı çıkmasını mümkün kıldığını iddia ediyor. ²⁸ ” Erkek egemenliğinin koşulları altında, “rıza” kavramının bir anlamı olup olmadığı hiçbir şekilde sorulmaz.” ²⁹

Gerçek şu ki işyeri, diğer sosyal kurumlarla birlikte biz kadınların hayatta kalmanın bedeli olarak psişik ve fiziksel sınırlarımızın erkeklerin tarafından ihlal edilişini kabul etmeyi öğrendikleri bir yerdir, biz kadınların kendimizi cinsel bir av olarak görebilmek için-romantik edebiyattan veya pornografiden geri kalmayacak şekilde- yetiştirildiği bir yerdir. Ekonomik dezavantajların yanı sıra bu tür sıradanlaşmış ihlallerden kaçmak isteyen bir kadın korunma umuduyla ne sosyal ne de ekonomik güç olmadan da evliliğe getirilebilir ve bu kuruma dezavantajlı bir konumdan girebilir. Mackinnon en sonunda şunu sorar:

             Ya eşitsizlik, erkek ve kadın cinselliği, maskülenlik ve feminenlik, seksilik ve heteroseksüel çekicilik gibi toplumsal kavramların içine inşa edildiyse? Cinsel taciz vakaları erkeğin cinsel arzusunun bizzat kadının savunmasızlığından kaynaklanabileceğini göstermektedir… … Erkekler bundan fayda sağlayabileceklerini düşünürler, bu yüzden isterler, bu yüzden böyle yaparlar. Cinsel tacizin incelenmesi, tam da olayların alalade gözükmesi sebebiyle kişiyi cinsel ilişkinin normalde ekonomik (fiziksel olduğu kadar) eşitsizlikler arasında gerçekleştiği gerçeğiyle yüzleşmeye zorlar …Kadınların cinselliğinin ihlallerini cezalandırılmadan önce olağan gören ortadaki yasal koşullar kadınların kendi rızalarının olağan koşullarını tanımlamalarının engellenmesine yardımcı olur. ³⁰

Heteroseksüel baskıların doğası ve boyutu göz önüne alındığında MacKinnon’ın gündelik bir şekilde “kadınların itaatinin erotikleştirilmesi” olarak ifade ettiği şeyi ³¹ az ya da çok erkeğin kadınları cinsel olarak kontrol etme ihtiyacı bazı ilkel eril “kadın korkusundan” ve kadınların cinsel açgözlüğünden kaynaklandığı şeklindeki psikanalitik perspektifle ( Bu Karen Homey, HR Hayes, Wolfgang Lederer ve en son Dorothy gibi yazarlar tarafından öneriliyor) sorguluyorum. Görünüşe göre erkeklerin gerçekten korkmaları daha muhtemel, kadınların cinsel iştahının onları zorlamasından ya da kadınların onları boğup yiyip bitirmelerinden değil ama ama kadınların onlara tamamen ilgisiz kalması, erkeklerin kadınlara cinsel ve duygusal – dolayısıyla ekonomik – olarak erişiminin yalnızca kadınların şartlarıyla izin verilebileceği aksi takdirde matrisin dış sınır çizgisinde bırakılabileceğinden dolayı.

Erkeklerin kadınlara cinsel erişimini sağlamanın yollarının iç yüzü son zamanlarda Kathleen Barry tarafından ele alındı. ³² Bir zamanlar “beyaz kölelik” olarak bilinen fakat gerçekte her ırktan ve sınıftan kadınların dâhil olduğu ve an itibariyle dâhil olmaya devam ettiği uluslararası kadın köleliğinin çok büyük ölçekte varlığına dair kapsamlı ve dehşet verici kanıtları belgeliyor. Barry, araştırmasından elde ettiği teorik analizde kadınların erkeklere tabi olarak yaşadıkları tüm zorunlu koşullar arasında bağlantı kurar: fuhuş, evlilik içi tecavüz, baba-kız ve erkek kardeş ensest, koca dayağı, pornografi, başlık parası, kızların satılması, peçe ve kadın sünneti. Tecavüz paradigmasının- cinsel saldırı kurbanının kendi mağduriyetinden sorumlu tutulduğu- kadının pasif bir şekilde kucaklamak için kaderini “seçtiğinin” ya da tedbirsizce veya iffetsiz davranışlar yoluyla sapkın bir şekilde kur yapmış olduğunun varsayıldığı diğer köleleştirme biçimlerinin rasyonalizasyonuna ve razı gelinmesine yol açtığını düşünüyor. Aksine Barry “kadın cinsel köleliği bu koşullara nasıl girdiklerine –örneğin sosyal baskı, ekonomik zorluk, yanlış yönlendirilmiş güven veya duygusal yakınlığa duyulan özlem gibi-bakılmaksızın kadınların veya kızların varoluş koşullarını değiştiremeyecekleri TÜM durumlarda mevcuttur; ve cinsel şiddet ve sömürüye maruz kaldıkları bu yerlerden dışarı çıkamazlar ” diye savlıyor. ³³ Sadece geniş çaplı uluslararası kadın ticaretinin varlığına ilişkin değil aynı zamanda bunun nasıl işlediğine dair somut örnekler yelpazesi sunuyor- sarışın, mavi gözlü orta batı firarilerinin Times Meydanı’na “Minnesota boru hattı” formunda gönderilmesi ya da Latin Amerika veya Güneydoğu Asya’daki yoksul kırsal bölgelerdeki genç kadınların satın alınması ya da Paris’in 18. bölgesindeki göçmen işçilere hizmet veren maisons d’abattage için temin edilmesi . Barry, “kurbanı suçlamak” veya varsayılan patolojiyi teşhis etmeye çalışmak yerine projektör ışığını seks kolonizasyonunun patolojisine, büyük pornografi endüstrisi tarafından temsil edilen “kültürel sadizm” ideolojisine ve kadınları her şeyden önce “sorumluluğu erkeklere cinsel hizmet etmek olan cinsel varlıklar” olarak tanımlanmasına yöneltiyor. ³⁴

Barry bu lensiyle doğal ve kaçınılmazmış muamelesi yapılarak hemen hemen görünmez duruma getirilen “cinsel tahakküm perspektifi” olarak adlandırdığı erkek cinsel istismarını ve kadınlara karşı terörizmini objektif bir görünümle tasvir ediyor. Onun bakış açısına göre kadınlar, erkeğin cinsel ve duygusal ihtiyaçları karşılanabildiği müddetçe harcanabilir. Kitabının politik amacı bu tahakküm perspektifini cinsiyete özgü şiddetten, hareket üzerindeki kısıtlamalardan ve erkeklerin cinsel ve duygusal erişim hakkından kadınlar için evrensel bir temel özgürlük standardıyla değiştirmektir. Mary Daly’nin Gyn/Ecology’de yaptığı gibi Barry de cinsel işkence ve kadın karşıtı şiddet için yapısalcı ve diğer kültürel-relativist ussallaştırmaları reddediyor. Açılış bölümünde okuyucularından cehalet ve inkâra giden tüm elverişli kaçışlara karşı koymalarını ister. “Saklanmaktan çıkıp bizi felç eden savunmaları kırmamızın tek yolu her şeyi bilmektir- kadınlara yönelik cinsel şiddet ve cinsel tahakkümün tüm kapsamını. … Bilerek, direkt yüzleşerek, kadın cinsel köleliğinin önüne geçecek bir dünya hayal ederek ve yaratarak, bu baskıdan çıkış yolumuzun planını çizmeyi öğrenebiliriz. ” ³⁵

 “Uygulamanın adını koyana kadar, ona kavramsal bir tanım ve form verene kadar, onun zamandaki ve mekândaki yaşamını resmedene kadar onun en bariz kurbanları kendi deneyimlerini adlandıramaz ya da tanımlayamaz” ³⁶

Ancak kadınların hepsi, farklı şekillerde ve farklı derecelerde onun kurbanlarıdır ve kadın cinsel köleliğinin adlandırılması ve kavramsallaştırılmasıyla ilgili sorunun bir kısmı, Barry’nin açıkça gördüğü gibi, zorunlu heteroseksüelliktir. Zorunlu heteroseksüellik bir yandan dünya çapındaki fuhuş halkalarında ve “eros merkezlerinde” muhabbet tellallarının ve pezevenklerin işini kolaylaştırırken öbür yandan evin mahremiyetinde, kızın babasının ensesti / tecavüzünü “kabul etmesine” ve annenin bunu reddetmesine şiddet gören kadının istismarcı bir kocanın yanında kalmasına yol açıyor. “ya arkadaş ol ya aşık ol” işi firari veya aklı karışmış genç kızı pezevenge götürmek olan muhabbet tellalının başlıca taktiğidir. Barry’nin bolca belgelediği gibi çocukluğundan beri peri masallarından, televizyondan, filmlerden, reklamlardan, popüler şarkılardan, düğün törenlerinden kendisine ışıldayan heteroseksüel romantizm ideolojisi pezevengin elinde hazır duran ve kullanmakta tereddüt etmeyeceği bir araçtır. Bir duygu olarak “aşk” konusundaki genç yaşlarında kadın yapılan telkin büyük ölçüde Batılı bir kavram olabilir ancak daha evrensel bir ideoloji erkek cinsel dürtüsünün üstünlüğü ve kontrol edilemezliği ile ilgilidir. Bu, Barry’nin çalışmasında sunduğu birçok içgörüden biridir:

Cinsel güç ergen erkekler tarafından cinsel dürtülerinin sosyal deneyimleriyle öğrenilirken, kızlar da cinsel gücün odağının erkek olduğunu öğrenirler. Kızların ve erkeklerin sosyalleşmelerinde erkek cinsel dürtüsünee verilen önem göz önüne alındığında erken ergenlik bir kızın yaşamında ve gelişiminde eril kimliklenmenin muhtemelen ilk önemli aşamasıdır. … Genç bir kız kendi artan cinsel duygularının farkına vardığında. . . kız arkadaşlarıyla o ana kadar olan birincil ilişkilerinden uzaklaşmaya başlar. Ona ikincil hale geldiklerinde, yaşamında önemleri azaldıkça kendi kimliği de ikincil bir rol üstlenir ve erkekle özdeleşir hale gelir. ³⁷

       Neden bazı kadınların diğer kadınlarla geçici olarak bile “şimdiye kadarki birincil ilişkilerinden uzaklaşmadığını” hala sormamız gerekiyor. Ve neden erkek tarafından kimliklendirme – kişinin erkeklerle sosyal, politik ve entelektüel bağlılıklarının belirlenmesi – ömür boyu lezbiyen olanlar arasında bile var? Barry’nin hipotezi bizi yeni sorular sordurur ama zorunlu heteroseksüelliğin kendisini ortaya koyma biçimlerinin çeşitliliğini açıklar. Baskı kurucu, her şeyi fetheden erkek cinsel dürtüsünün marifetinde, kendine özgü bir yaşamıyla penis, bir yandan fuhuşu evrensel bir kültürel beklenti olarak meşrulaştırırken diğer yandan sırtını “aile mahremiyeti ve kültürel emsalsizlik” temelinde aile içinde cinsel köleliği savunan erkeklerin kadınlar üzerinde cinsellik hakkı yasasına dayar. ³⁸ Barry’ye göre, hem genç kadınlara hem de genç erkeklere öğretildiği gibi, azdırıldığında kendisi için sorumluluk üstlenemeyen veya reddedilmeyi kabul edemeyen ergen erkek cinsel dürtüsü, yetişkin erkek cinsel davranışının normu ve mantığı haline gelir: durdurulmuş cinsel gelişim. Bundan dolayı evlilik içi tecavüz vardır, bundan dolayı Japon kadın Tayvan’daki Kisaeng genelevlerinde hafta sonunu geçirecek kocasının bavulunu itaatkâr bir şekilde hazırlar, bu yüzden karı ve koca, erkek patron ve kadın işçi, baba ve kız, erkek profesör ve kadın öğrenci arasında ekonomik ve psikolojik güç dengesizliği vardır.

                Eril kimliklenme araçlarının etkileri

sömürgecinin değerlerini içselleştirmek ve kişinin kendisinin ve cinsiyetinin sömürgeleştirilmesinin uygulanmasına aktif olarak katılmaktır.. Erkek tarafından kimliklendirilme kadınların konuma getirdiği orantılı kaliteye bakılmaksızın, çoğu durumda güvenilirlik, statü ve önem açısından, kadınların erkekleri kendileri de dahil olmak üzere tüm kadınların üzerine koyduğu davranıştır. Kadınlarla etkileşim, her düzeyde daha düşük bir ilişki biçimi olarak görülmektedir.³⁹

Daha fazla keşfedilmeyi hak eden şey birçok kadının kendini kaptırdığı ve hiçbir kadının kalıcı ve tamamen azade olmadığı çiftdüşündür: Buna karşın kadın-kadına ilişkiler, kadın destek ağları, kadın ve feminist değerler sisteminin sırtını dayar ve değer verdiği erkek itibarı ve statüsüne olan telkin düşüncede sinapsları, hislerin inkârını, hüsnükuruntuyu, çok derin bir cinsel ve entelektüel kafa karışıklığını yaratabilir. ⁴⁰ Bunu yazdığım gün aldığım bir mektuptan bir pasaj aktarıyorum: “Erkeklerle çok kötü ilişkiler yaşadım-Şimdi çok acı verici bir ayrılığın ortasındayım. Gücümü kadınlar arasında bulmayı deniyorum-arkadaşlarım olmadan, hayatta kalamazdım.”  Kadınlar günde kaç kez böyle sözler söylüyor, düşünüyor ya da yazıyor ve sinaps ne sıklıkla kendini teyit ediyor?

Barry bulgularını şöyle özetliyor:

…. Erkek nüfusta normal olarak görülen durdurulmuş cinsel gelişimi ve pezevenk olan, muhabbet tellalı olan, kölelik çetelerinin üyeleri olan, bu kaçakçılığa katkı sağlayan rüşvetçi memurların, genelevlerin ve konaklama ve eğlence tesislerinin sahipleri, işletmecileri ve çalışanları, pornografi pezevenkleri, fuhuşla ilgisi olanların, karısını dövenlerin, çocuk istismarcılarının, ensest faillerinin, genelev müşterilerinin ve tecavüzcüleri olan erkeklerin sayısını göz önünde bulundurursak, insan kadın cinsel köleliğine bulaşan müthiş erkek nüfusu tarafından şoka uğramaktan başka bir şey yapamaz. Bu pratiklerde bulunan çok büyük sayıda erkek uluslararası bir acil durum ilanına, cinsel şiddette bir krize sebep olmalıdır.  Fakat bir alarm olması gereken yer bunun yerine normal cinsel ilişki olarak kabul ediliyor. ⁴¹

Susan Cavin, son derece spekülatif olsa da zengin ve kışkırtıcı tezinde ataerkinin çocukların bulunduğu fakat ergen erkeklerin bulunmadığı ilk kadın grubu erkekler tarafından işgal edildiği ve sayıca azınlıkta bırakıldığında mümkün bir hale geldiğini iddia ediyor, ataerkil evlilik değil ama anneye oğlunun tecavüz etmesi erkek tahakkümünün ilk eylemi olur. Bunun ilk adımı ya da temayülü sadece cinsiyet oranlarındaki basit bir değişiklik değildir bu aynı zamanda, ergen erkekler tarafından dışlanma çağını geçtikten sonra matris içinde kalmak için manipüle edilmiş anne-çocuk arasındaki bağıdır. Anne sevgisi, erkeğin cinsel erişim hakkını tesis etmek için kullanılır, ancak bu daha sonra zorla (veya bilincin kontrolü yoluyla) tutulmalıdır, çünkü bir kadın için asıl derin yetişkin bağ kadındır. ⁴² Bu tezi zorunlu heteroseksüelliğe hizmet eden yanlış bilincin bir biçiminin anne yatıştırıcılığı, yargılayıcı olmayan anaçlık ve kendilerine taciz edenlere, tecavüz edenlere ve dövenlere (ve pasif bir şekilde kanlarını emen erkekleri) merhameti içeren de içeren anne-oğul ilişkisinin kadın-erkek ilişkilerinde de devam ettirmesinin talebi olmasından dolayı inanılmaz derecede düşündürücü buluyorum. Kimseden kendisine erkeklik taslamasına razı olmayan ancak bunu kendilerine yalnızca oğullarının yapmasını kabul eden güçlü ve kendine güvenen kadınların sayısı ne kadar?

Ancak kaynağı ne olursa olsun, kadınları erkek cinsel hudutları içerisinde tutmak için tasarlanmış önlemlerin boyutuna ve detaylandırılmasına iyice ve net bir şekilde baktığımızda  feministler olarak irdelediğimiz  sorunun ne olup olmadığı sorusu kaçınılmaz bir hale geliyor, sorun  ne sadece “cinsiyet eşitsizliği” ya da kültürün erkekler tarafından domine edilmesi ne de “eşcinselliğe karşı tabular” değildir, kadınlara heteroseksüelliğin zorlanması erkek fiziksel, ekonomik ve duygusal erişim hakkını garanti etmenin bir yoludur. ⁴³ Pek çok zorlama yönteminden biri elbette lezbiyen olasılığını görünmez hale, sonrasında tekrar tekrar sular altında kalacak şekilde ara sıra parça parça yükselen batmış bir kıta haline haline getirmektir. Lezbiyen görünmezliğine veya marjinalliğine katkıda bulunan feminist araştırma ve teori esasında kadınların bir grup olarak özgürleşmesi ve güçlendirilmesine karşı çalışıyor. ⁴⁴

“Çoğu kadının doğuştan heteroseksüel olduğu” varsayımı, birçok kadın için büyük teorik ve politik engel olarak durmaktadır. Savunması kolay bir varsayım olarak duruyor; kısmen lezbiyen varoluşu tarihin dışında yazıldığı ya da bir hastalık adı altında kataloglandığından,  kısmen içkin değil istisna sayıldığından, kısmen eğer özgürce ve “doğuştan” heteroseksüel olduğunu düşünüyorsanız kadınlar için heteroseksüelliğin hiç de bir “tercih” olmadığı ama dayatılan, yönetilen, propagandası yapılan ve zorla sürdürülmesi gereken bir şey olduğunu kabul etmenin atmanız gereken muazzam bir adım olduğundan dolayı. Yine de bir kurum olarak heteroseksüelliği sorgulamaktaki başarısızlık, kapitalizm denen ekonomik sistemin veya ırkçılık kast sisteminin hem fiziksel şiddet hem de yanlış bilinç dâhil çeşitli güçler tarafından sürdürüldüğünü kabul etmemek gibidir. Heteroseksüelliğin kadınların bir “tercihi” ya da “seçimi” olduğunu sorgulama adımını atmak –ve bunu takip eden entelektüel ve duygusal işi yapmak- heteroseksüel kimlikli feministler için olağanüstü bir cesaret vasfı gerektirse de bence ödülleri büyük olacak: düşünmede özgürleşme, yeni yollar keşfetme, bir başka büyük sessizliği paramparça etme, kişisel ilişkilerde daha fazla açıklık.

                        SONNOTLAR

1 Alice Rossi, “Kadınların Yaşamında Çocuk ve İş” (Arizona Üniversitesi, Tucson’da teslim edilen makale, Şubat 1976).

2 Doris Lessing, Altın Defter  (New York: Bantam Kitabevi  [1962] 1977), s. 480.

3 Nancy Chodorow, Anneliğin Üremesi (Berkeley: Kaliforniya Üniversitesi Yayınları, 1978); Dorothy Dinnerstein, Denizkızı ve Minotor: Cinsel Düzenlemeler ve İnsan Halsizliği (New York: Harper & Row, 1976); Barbara Ehrenreich ve Deirdre English, Kendi İyiliği için: Uzmanların Kadınlara 150 Yıllık Tavsiyeleri (Garden City, N.Y.: Doubleday & Co., Anchor Press, 1978); Jean Baker Miller, Yeni Kadın Psikolojisine Doğru (Boston: Beacon Yayınları, 1976).

4 Aynı noktayı açıklayacak antolojiler de dâhil olmak üzere son zamanlarda çıkan pek çok ciddi ve etkili kitabı seçebilirdim: örneğin: lezbiyenlere ayrı (ve yetersiz) bir bölüm ayıran, ancak heteroseksüelliğin çoğu kadının yaşam tercihi olduğu mesajını veren Boston Kadın Sağlığı Kolektifi’nin best-seller kitabı Bedenlerimiz, Kendimiz (New York: Simon & Schuster, 1976)  Berenice Carroll, ed, Kadınların Tarihini Özgürleştirmek: Teorik ve Eleştirel Denemeler (Urbana: University of Illinois Yayınları, 1976), ki bu, tarihteki lezbiyen varoluşuna dair göstermelik bir deneme bile içermiyor, ancak Linda Gordon tarafından yazılan bir denemede erkek tarihçiler tarafından “cinsel sapkınlığın” Anna Howard Shaw, Jane Addams ve diğer feministleri itibarsızlaştırmak ve reddetmek amaçlı bir kategori olarak kullanıldığını kaydeder (“Tarihsel Hatalar: Amerikan Tarih Yazımında Cinsiyetçilik”); ve Renate Bridenthal ve Claudia Koonz’un editörlerlüğünde yazılan Görünür Olmak: Avrupa Tarihinde Kadınlar (Boston: Houghton Mifflin Co., 1977) erkek eşcinselliğinden üç kez bahsediyor ancak burada lezbiyenler hakkında hiçbir materyal bulamadım. Gerda Lerner, ed., Kadın Deneyimi: Bir Amerikan Belgeseli (Indianapolis: Bobbs-Merrill Co., 1977), çağdaş hareketten iki lezbiyen / feminist hatırlatıcı notun kısaltması vardır ancak lezbiyen varoluşuna ait başka hiçbir belge yoktur. Fakat Lerner, önsözünde sapkınlık suçlamasının kadınları parçalamak ve kadınların direnişini caydırmak için nasıl kullanıldığına dikkat çekmektedir. Kadın Bedeni, Kadın Hakkı: Amerika’da Doğum Kontrolünün Toplumsal Tarihi’nde (New York: Viking Yayınları, Grossman, 1976) Linda Gordon doğru bir şekilde şuna dikkat çekiyor: “Daha fazla lezbiyeni feminizm üretmedi. Yüksek düzeyde baskıya rağmen her zaman birçok lezbiyen olmuştu ve çoğu lezbiyen cinsel tercihlerini doğuştan gelen bir deneyim olarak yaşarlar.” (s.410)

5 Jonathan Katz, Eşcinsel Amerikan Tarihi (New York: Thomas Y. Crowell Co., 1976).

6 Nancy Sahli, “Smashing: Women’s Relationships before the Fall,” Koza: Bir Kadın Kültürü Dergisi Sayı 8 (1979): 17-27. Bu makalenin bir versiyonu 11 Haziran 1976’da Üçüncü Berkshire Kadın Tarihi Konferansı’nda gösterildi. 

7 Bu, açıkça onayladığım bir kitaptı. Yukarıdaki uyarıyla da olsa bunu yine yapardım. Ehrenreich ve English’in kitabındaki sorulmamış sorunun ne kadar büyük olduğunu ancak bu makaleyi yazmaya başladığım zaman anladım.

8 Susan Brownmiller, Cinsel Zorbalık: Irza Tecavüz Olgusunun Bir Tarihçesi (New York: Simon & Schuster, 1975).

9  Dinnerstein, s. 272.

¹⁰ Daly, s. 184-85; 114-33.

¹¹ Chodorow, s. 197-98.

¹²Aynı kaynak  s. 198-99.

¹³Aynı kaynak  s. 200.

¹⁴Kathleen Gough, “Ailenin Kökeni,” in Kadın Antropolojisine Doğru, ed. Rayna [Rapp] Reiter (New York: Monthly Review Press, 1975), s. 69-70.

¹⁵Barry, s. 216-19.

¹⁶Anna Demeter, Yasal Çocuk Kaçırma (Boston: Beacon Yayınları, 1977), s. 126-28.

¹⁷Daly, s. 132, 139-41, 163-65.

¹⁸Barbara Ehrenreich ve Deirdre English, Cadılar, Ebeler ve Hemşireler: Kadın Şifacıların Tarihi  (Old Westbury, N.Y.: Feminist Press, 1973); Andrea Dworkin, Kadın Nefreti (New York: E. P. Dutton, 1974), s. 118-54; Daly, s. 178-222.

¹⁹ Bakınız Virginia Woolf, Kendine Ait Bir Oda (London: Hogarth Press, 1929), ve Üç Gine (New York: Harcourt Brace & Co., [1938] 1966); Tillie Olsen, Silences (Boston: Delacorte Press, 1978); Michelle Cliff, “Kesintinin Yankısı,” Koza: Bir Kadın Kültürü Dergisi Sayı 8 (1979): 29-37.

²⁰ Mary Daly, Tanrı Baba’nın Ötesi (Boston: Beacon Press, 1973), s. 347-51; Olsen, s. 22-46.

²¹ Daly, Tanrı Baba’nın Ötesi, s. 93.

²² Fran P. Hosken, “Gücün Şiddeti:Kadınların Genital Sakatlanışı” Sapkınlıklar: Feminist Bir Sanat ve Siyaset Günlüğü 6 (1979): 28-35; Russell and van de Ven, s. 194-95.

²³ Barry, s. 163-64.

²⁴ “Lezbiyen sadomazoşizm” sorunu, egemen kültürlerin seks ve şiddet ilişkisi hakkındaki öğretileri ve ayrıca bazı lezbiyenlerin erkek eşcinsel geleneklerini kabul etmesi açısından incelenmelidir. Bunun kadınların “ikili yaşamına” bir başka örnek olduğunu düşünüyorum.

²⁵ Catharine A. MacKinnon, Çalışan Kadınların Cinsel Tacizi: Bir Cinsiyet Ayrımcılığı Vakası (New Haven, Conn.: Yale Üniversitesi Yayınları, 1979), s. 15-16.

²⁶ Aynı kaynak  s. 200

²⁷ Brownmiller (üstteki 8.numara).

²⁸ MacKinnon, s. 219. Susan Schecter şöyle yazıyor: “Ne pahasına olursa olsun heteroseksüel birleşme güdüsü o kadar yoğundur ki … kendi başına bir kültürel güç haline geldi ve şiddet yarattı. Romantik aşk ideolojisi ve bunun kıskanç bir meta olarak partner mülkiyeti ağır şiddete dönüşebilecek bir maskeli balo yarattı. “(Aegis: Kadınlara Karşı Şiddete Son Verme Dergisi [Temmuz-Ağustos 1979], s. 50-51).

²⁹ MacKinnon, s. 298

³⁰Aynı kaynak  s. 220.

³¹ Aynı kaynak  s. 221.

³² Kathleen Barry, Kadın Cinsel Köleliği (Yukarıdaki sayısız numaraya bakın).

³³ Aynı kaynak  s. 33.

³⁴ Aynı kaynak  s. 103.

³⁵Aynı kaynak  s. 5.

³⁶ Aynı kaynak s. 100.

³⁷Aynı kaynak s. 218.

³⁸Aynı kaynak s. 140.

³⁹Aynı kaynak s 172.

⁴⁰ Başka bir yerde erkek tarafından kimliklendirmenin beyaz kadınların ırkçılığının güçlü bir kaynağı olduğunu ve erkek kodlarına ve sistemlerine karşı “sadakatsiz” olarak görülen kadınların buna karşı aktif bir şekilde mücadele ettiğini öne sürdüm. (Adrienne Rich, ” Medeniyete Sadakatsizlik: Feminizm, Irkçılık, Jinefobi,”  Yalanlar, Sırlar ve Sessizlik Üzerine: Seçilmiş Düzyazılarda yayınlandı, 1966- 1978 [New York: W. W. Norton & Co., 1979]).

⁴¹ Barry, s. 220.

⁴² Cavin (Yukarıdaki sayısız numaraya bakın bölüm. 6.)

⁴³Heteroseksüelliği bir ekonomik kurum olarak algıladığım için, Lisa Leghorn ve Katherine Parker’a, yayınlanmamış el yazısı ” Ekonomiyi Yeniden Tanımlıyor”u (1980) okumama izin veren Lisa Leghorn ve Katherine Parker’a minnettarım. Makalelerine bakın: “Feminist Ekonomiye Doğru: Küresel Bir Bakış”, İkinci Dalga 5, no. 3 (1979): 23-30.

⁴⁴Lezbiyen varoluşunun en fazla heteroseksüelliğin “sapkın” bir versiyonuna benzediği yerlerde tanındığını ve hoş görüldüğünü iddia edebilirim; Örneğin, Stein ve Toklas gibi lezbiyenlerin heteroseksüel roller oynadıkları (veya toplum içinde göründükleri) ve esas olarak erkek kültürüyle özdeşleştikleri yerler. Ayrca bkz. Claude E. Schaeffer, “Kuterai Dişi İki Ruhlu: Kurye, Rehber, Peygamber ve Savaşçı” Etnotarih 12, no. 3 (Yaz 1965): 193-236. Toplum tarafından belirli bir fizyolojik cinsiyeti olmasına karşın karşı cinsin karşı cinsin statüsü ve rolünü üstlendiği düşünülen biri olduğu gibi kendisi de belirli bir fizyolojik cinsiyeti olup (erkek ya da dişi)  karşı cinsin statüsü ve rolünü üstlendiği düşünen kişi. [Schaeffer, s. 231].)  Lezbiyen varoluşu, üst sınıf bir fenomene, elit bir dekadansa (Renee Vivien ve Natalie Clifford Barney gibi Parisli salon lezbiyenlerine olan hayranlıkta olduğu gibi), Judy Grahn’ın Sıradan Bir Kadının Çalışması ve Yaşanmış Macera Hikayeleri’nde (Oakland, Kaliforniya.: Diana Yayınları, 1978). tasvir ettiği gibi “sıradan kadınların” gizlenmesine doğru sürgün edildi.

Zorunlu Heteroseksüellik ve Lezbiyen Varoluş-1” için 2 yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: